Şam’ın Berede (nehri) kıyısındaki meşhur yazlığı Zübdani’deyiz.
Günlerden Pazar, her taraf kalabalık..

Gazinoların önünde, asfalt yol boyunca sonu görünmeyen bir otomobil dizisi uzayıp gidiyor. Gayri ihtiyari durmuş, ona bakıyorum.

Yanımda iki gölge peyda oldu. Tertemiz kıyafetli iki yerli ihtiyar.. Birinin gözleri görmüyor, sopasına dayanmış, iki büklümdü. Öteki onun kolunda idi.

Durdular sessiz sedasız, yanımda durdular.

Al bayrak, rüzgarın okşayışıyla hafif hafif dalgalanıyor..

Gözleri görmeyenin kolundaki ihtiyar: “Hıhhh!” diye sarsılarak fırladı, koştu..

Bayrağı, açtığı avuçlarına doldurdu, başını eğdi, öptü, öptü, öptü..

Ortalık, pazar keyfi, neşesi içinde, herkes kendi aleminde idi. İhtiyar, gözleri görmeyen arkadaşının yanına dönerken, benzi sararmış, mosmor dudakları titriyordu.

Âmâ arkadaşı sordu:

– Beni bıraktın da nereye gittin ya hayyu? (kardeşim)

– ….

 

– Söylesene, nerede idin?

– Onu gördüm, dayanamadım, gittim, yüzüme gözüme sürdüm, doya doya öptüm…

– Kim o?

– Türk bayrağı..

– Nerede.. sahi mi? Söyle nerede? Ah ya hayyu, ne olursun, götür beni de ona..

İki ihtiyar, el ele, birbirlerine sokulmuş, heyecan içinde, sarsıla sarsıla, bayrağa doğru koştular…

Artık bakamayacağımı anladım, gözlerimi yumdum…

(Cumhuriyet, 29 Ekim 1937)