Günlerden bir gün Nasrettin Hoca, alışveriş yapmak için şehre gidecektir. Ahırdan eşeğini çıkarır, evin önüne getirir. Şehirden siparişleri olan komşular Hocanın başına toplanırlar.

Hoca, eşeğine binmeye çalışır, fakat her çaba boşunadır. Bir kez daha denemek ister “Ha gayret” deyip bir daha eşeğin üstüne sıçrar ama bu kez de eşeğin üzerinden öbür tarafına düşüverir.

Komşuları Hocanın gayretlerinin bu şekilde bitmesine bir taraftan üzülürler, bir taraftan da ellerinde olmadan gülmeye başlarlar. Bu durum karşısında canı iyice sıkılan Hoca komşularına dönerek;

“Yahu komşular, benim delikanlılığımı görmediniz. Ben, bir sıçrayışta değil eşeğe binmek damın üzerine bile atlardım.” der.

Hoca, böyle der demesine de bir yandan da kendi kendine;

“Hey gidi Hoca, ben senin delikanlılığını da bilirim.” deyiverir.

Kısa Hikaye; “Damladaki Tevazu”

Kısacık, ama çok güzel ders veren bir hikaye okumadan geçmeyiniz.

Bir buluttan deniz üzerine bir damla damladı. Denizin genişliğini görünce de utandı. Kendi kendine;

“Deniz bulunan yerde ben kim oluyorum? Eğer o varsa ben yok sayılırım!” dedi.

Damla kendisini küçük gördüğü için, sedef onu bağrına bastı, nazla besledi. Kader o damlayı öyle yükseltti ki, sultanların taçlarına lâyık inci oldu.

Damla kendisini alçak gördüğü için yücelik buldu, yokluk kapısını çaldığı için var oldu.

Bostan ve Gülistan – Seçme Öyküler – Şeyh Sâdi Şirâzî – Haz. Can Alpgüvenç

Güzel Bir Hikaye; “Fincanın Dolu”

Bir üniversite profesörü ünlü bir maneviyat ustasını ziyarete gitmişti. Bilge sessizce çay ikram ederken, profesör maneviyat üzerine konuşuyordu. Bilge profesörün uzattığı fincanı önce ağzına kadar doldurdu. Ama doldurmaya devam etti. Çay fincandan taştı, tabağa döküldü, oradan da yere. Ama bilge çayı koymaya devam ediyordu.

Çayın fincandan taşıp yere dökülmesini hayretle izleyen profesör sonunda kendisini tutamadı:

“Doldu taştı! Daha fazla alamaz!”

“Sen de bu fincan gibisin” dedi bilge. “Zihin fincanın doluyken sana maneviyatı nasıl anlatabilirim?”

Yaydan Çıkan Ok Gibi

Bir kadın komşularından birisi hakkında bir dedikoduyu yayıp duruyordu. Birkaç gün içinde bütün köy bu dedikoduyu duydu. Dedikodunun kurbanı derinden yaralandı ve incindi. Dedikoducu kadın daha sonra yaptığından pişman oldu ve çok üzüldü. Hatasını nasıl tamir edebileceğini sormak için bilgeye gitti.

“Pazara git” dedi bilge. “Bir tavuk al ve onu kestir. Eve dönerken tüylerini yol ve yol boyunca yere at.”

Nasihatin garipliğine şaşırsa da, denileni yaptı kadın. Ertesi gün bilge bu defa şu tavsiyede bulundu: “Şimdi git ve dün attığın bütün otüyleri topla ve bana getir.”

Kadın aynı yolu izledi, ama umutsuzluk ve korku içinde gördü ki, rüzgar bütün tüyleri uçurup götürmüştü. Saatler süren arayışın sonunda elinde sadece birkaç tüyle dönebildi.

“Görüyorsun” dedi yaşlı bilge. “Onları yere atmak mümkün, ama geri toplamak imkansız. Dedikodu da öyle. Dedikodu yapmak ne kadar kolaysa, dedikoduyla işlediğin hatayı telafi etmen de o kadar zordur..”