Bir çocuğun ayakkabısı denize düşer, kaybolur.. Sahilde kumların üzerine şöyle yazar.. “Bu deniz hırsızdır.”

Biraz ötede bir balıkçı ağına yakalanmış çok miktarda balığı kıyıya çeker ve kumlara şöyle yazar.. “Bu deniz cömerttir.”

Bir genç denizde boğulur.. Acılı, ağıt yakan annesi kumlara şöyle yazar.. “Bu deniz katildir.”

İhtiyar bir balıkçı koca bir inci barındıran istiridye çıkarır denizden ve kumlara şöyle yazar.. “Bu denizin gönlü çok zengindir.”

Bir dalga gelir sahilde yazılı tüm yazıları siler..

Deniz sükunet ve huşu içinde seslenir.. “Eğer deniz olmak istiyorsan başkalarının söylediklerine önem vermemelisin.”

Çevrenizdekileri hoş görmede deniz gibi olmak ümidiyle…

Aklıma şimdi gelen bir öyküyü de sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazacağım öykü biraz uzunca ama mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Politikacılar seçim kazanmak için her şeyi yaparlar; hatta tüm seçmenlerini öldürmeyi bile göze alırlar! 1902 yılında, Martinique’teki güzel kent St. Pierre’de böyle bir vaka yaşandı.

Benim gibi zamanında coğrafya derslerine yeterli ilgiyi göstermemişseniz ve bu adanın yerini bilmiyorsanız, sizi atlas karıştırma zahmetinden kurtarayım. Martinique, Karayip Denizi’nde, Venezüella’nın yaklaşık altı yüz kilometre kuzey doğusunda bir adadır.

Bu arada, Kolomb Amerika’yı hiç keşfetmemiş olabilir ama tarihçiler onun bu küçük adayı 1502 yılında keşfetmiş olduğuna eminler. (İki soru: l- İnsanların zaten yaşamakta olduğu bir adayı nasıl keşfetmiş olabilirsiniz? ve 2- Kolomb minicik bir adaya rastlarken nasıl olur da koca bir kıtayı bulamaz?)

Öykümüze dönelim:

Adanın her iki bölgesinden de Fransa için bir temsilci seçmek üzere, 10 Mayıs 1902 tarihinde sandık başına gidildi. Seçim sonuçlarının adadaki güç dengelerini değiştirmesi ihtimali oldukça yüksekti.

Bir köşede, adadaki beyaz üstünlüğünü temsil eden ve yüzyıllardır iktidarda bulunan İlerici Parti; karşı köşede, Martinique’in siyah ve melez çoğunluğunu temsil eden, yeni kurulmuş Radikal Parti. Üç yıl önceki 1899 seçimlerinde, Amedee Knight adlı siyah bir adam senatör seçilmişti. İlerici Parti, başka hiçbir siyahın siyasi bir mevkie çıkamamasını sağlamaya kararlıydı. Zengin ile yoksul, siyah ile beyaz arasındaki çekişme kızışıyordu.

Ancak, adanın üzerinde kurulduğu dev Pelee Dağı ortalığı daha da ısıtacaktı.

Tesadüfen, 7 Mayıs tarihinde de yakındaki St. Vincent adasındaki Soufriere volkanı patladı ve yaklaşık iki bin kişinin ölümüne yol açtı. Soufriere’in patlaması St. Pierre halkını biraz rahatlattı; bu patlamanın kendi volkanlarındaki basıncın azalmasını sağlayacağını düşündüler.

Aynı gece, vali ve karısı St. Pierre’i ziyaret edip Bağımsızlık Oteli’nde konakladılar. Halkın güvenini tazelemek amacıyla kente gelmişlerdi. Durumun ne kadar kötü olduğunu gözleriyle görünce, şehri boşaltmanın vaktinin geldiğine karar verdi. Açıklamayı yapmak için, ertesi gün katedralde gerçekleşecek Ekmek ve Şarap Ayini’nin bitişini beklemeyi uygun gördü. Ne yazık ki Mouttet tahliye emirlerini asla veremeyecekti. Ertesi sabah 07: 59’da, Pelee Dağı’nda patlamalar
duyulmaya başlandı.

Bu, sonun başlangıcıydı.

Volkan, büyük ve siyah bir duman püskürttü. Kabaran dumanın içinde şimşekler çaktı. Daha da kötüsü, volkanik gaz ve parçalardan oluşan yakıcı bir çığ dağdan aşağı inmeye başladı. Teknik ismi nuee ardenîe olan bu ateşten bulut, yokuş aşağı St. Pierre’e doğru ilerledi.

Sıcaklığı yedi yüz dereceyi aşan çığ, saatte yüz kilometrenin üstünde bir hızla ilerliyordu.

Dünyanın kentten duyduğu son söz, St. Pierre telgraf operatörünün Fort-De-France operatörüne saat 08:02’de çektiği “Gidin” mesajıydı. Sadece bir dakika sonra, Pouyer-Quertier gemisindeki bir telsiz operatörü şu mesajı çekti: “Pelee patlaması sonucu St. Pierre yok oldu. Yardım gönderin.”

St. Pierre saniyeler içinde alevler içinde kaldı. Uzaktan, yanmakta olan insanların alev topundan kaçıp kendilerini denize atarak kurtulmaya çalıştıkları görülebiliyordu. Kavrulmuş etleri, suya girdikleri an cızırdıyordu. Limana ve ticaret gemilerine akan alev duvarı, suya yayılarak, oraya kadar kaçmayı başarabilmiş olanları da öldürüyordu. Kurtarma ekipleri geç kaldılar. Uzaktaki gemiler patlamanın Soufriere’de gerçekleştiğini sandıkları için Martinique’i es geçtiler. İngiltere, Japonya, Almanya ve ABD deniz kuvvetleri, tüm yardımları St. Vincent’e gönderdiler. St. Pierre’deki durumun daha beter olduğunun farkında değillerdi.

Elbette, kurtarma ekiplerinin de pek bir faydası olmazdı. Felaket, yirminci yüzyılın en büyük ve son iki bin yılın ise en büyük üçüncü patlamasıydı.

Vali Mouttet ve eşi de dahil olmak üzere, otuz bin kişinin tamamının canlı canlı yandığı tahmin ediliyordu. Ölülerin çoğu çıplak halde bulundu. Giysileri üstlerinde buharlaşmıştı adeta. Isı o kadar yüksekti ki her türlü cam ve çelik bile erimişti. Şehir tamamen yok olmuştu.

Kurtarma ekipleri arama çalışmalarına başladıklarında, kurtulmayı başarmış üç kişiye ulaştılar. Bir ev kadını olan Yvette Montferrier, şehrin bir buçuk kilometre dışında, bir hendeğe sığınarak kurtulmuştu. Kötü bir şekilde haşlanmıştı ve birkaç saat ya da günden daha fazla yaşayıp yaşayamadığını bilmiyoruz.

Yirmi sekiz yaşında bir ayakkabı tamircisi olan Leon Compere-Leandre, şehrin rıhtıma yakın varoşlarındaydı. Patlamadan önce, sığınmacılar evini işgal etmiş ve çıkmayı reddetmişlerdi.

Onlarla tartışmak yerine evinin bodrumuna sığınan Compere-Leandre, her şey bittikten sonra yukarı çıktığında, evinin yok olduğunu ve tüm sığınmacıların da öldüğünü gördü. Kolları, bacakları ve göğsü yanıklar sebebiyle kanadığı ve acı verdiği halde, Fort-De-France’a giden ana yol olan beş kilometre ötedeki ‘Le Trace’a ulaşmayı başarmıştı. Kurtarma ekipleri tarafından hastaneye götürüldü.

ve tedavi edildi. 1936 yılına dek yaşadı.

Bu öykünün son sürprizi ise, bir yeraltı hapishane hücresinde bulunan, on dokuz yaşındaki Auguste Ciparis. Kötü bir şekilde yanmıştı, hücresi molozla dolmuştu ve üç gün boyunca kurtarma ekiplerinin gelmesini beklemişti.

Peki neden oradaydı?

Ciparis’in, beyaz bir Fransız’ı öldürmek suçundan ölüm cezasına çarptırılmış bir siyah olduğu anlaşılıyor. 8 Mayıs Sah günü asılacaktı, yani, patlama günü! Elbette, cellatları onu götürmeye asla gelmediler. Kaderin bir cilvesi olarak, ölenler Ciparis’i ölüme mahkum edenlerin de aralarında bulunduğu otuz bin kişi olmuştu. Şehrin içinde kurtulmayı başaran tek kişi, bir idam mahkumuydu.

Bundan daha traji-komik bir durumla karşılaşamazsınız.

Ciparis’in cezası hafifletildi. Daha sonra öğrenildiğine göre, seçimi garantilemek isteyen vali de son bir çaba olarak adam için af çıkartacaktı. Ciparis yaşamının geri kalanında Barnum & Bailey Sirki’nde gösteri yaparak geçindi. Gösterisi ne miydi? Günlerce hücresinin bir kopyasında kalmak. Ciparis, 1929 yılında öldü.