Elektrikler yokken biz gaz lâmbalarının altında karanlıkla cedellşirdik. Ne biz galebe çalardık ona ne de o bize. Bu yüzden hep loş ışıklar sultanı olurdu gecelerimizin. Odaların en güzel yerinde dururdu gaz lâmbaları. Üzerinde en gözde dantelâlar olurdu. Geceler ne kadar hayatımızın birer parçası ise gaz lâmbaları da o kadar vazgeçilmezdi.

Sabahleyin uyanınca yün döşekler kaldırılır, kahvaltı yapılırdı. Ardından evin en hamarat kızı gaz lâmbasının isli camını temizlemeğe başlardı. Kahvaltı yapmak kadar mutat bir işti bu. Kendisini seyredenlerin üzerinde bakışlarını gezdirir, hohlata hohlata tarifsiz bir gururla yapardı bu işi. İsli lâmbayı temizlemek mühim bir işti ha! Allah korusun bir kırıldı mı gaz lâmbasının camı, heder olurdu o gece. Camsız aydınlatmazdı ki o meret. Bütün bunlar bir yana, gelinlik kızların referansıydı temizledikleri camlar. “Sabahleyin uyanır uyanmaz lâmbasını güzelce siler…” dendi mi bir kız için, muvaffakiyet yolunu yarılamış demekti. Gündüz lâmbası isli kalan pasaklı, temizliğini akşama bırakan ise ihmâlkârdı. Kaynanalar böyleleri için dudak bükerlerdi.

Bazı geceler, bütün ışıklarını dökerdi üzerimize o gaz lâmbaları. Bazen de gönülsüz gönülsüz verirlerdi ışıklarını. Hesapta, aynı gaz aynı fitildi görünen ama dışarıdan biri geldi mi bir güneşçik olurdu âdeta o küçücük lâmbalar. Gelen misafirlerin çocukları varsa, hele bir de bizimle yaşıtlarsa değmeyindi keyfimize. Hemen ekibi kurar, yüzük oynardık. Oyunun sonunda derin bir tas alır, içine tuzlu su koyardık. Yüzüğü, bu tuzlu suyun içine atardık. Kaybeden taraf, dilleriyle bu tuzlu suyun içinden yüzüğü çıkarır daha doğrusu çıkartmaya çalışırdı. Tuzlu sudan yüzleri buruştukça mağlup tarafın, kahkahalar çiçek açardı galiplerin yüzünde. Herkeste bir neşe olurdu. Hele gaz lâmbalarında!.. İşte böyle zamanlarda oldukça cömert olurlardı. Misafirin olmadığı günlerde yatsıyı zor bitirirdik. “Haydi yatın artık! Haydi, haydi!” der dururlardı.

Bazen köye dengbejler gelirdi. Bunlar köy köy dolaşır, genellikle teması kahramanlık olan şiirleri makamlı olarak söylerlerdi. Bazen de “Hazirûnun geçmişlerine rahmetler ola!” der ardından, “Günlerden bir gün…” diye başlarlardı. Ya Mem u Zin’in acıklı hikâyesini ya da kızına mehir olarak Arap mirinin atını isteyen Ömer Ağa ile bu imkânsız vazîfeye talip olmuş Ger ve Kulik adlı iki kardeşin serüveninin anlatırlardı. Sözlü edebiyatın son nefesleriydi âdeta bu dengbejler. Hangi eve gelmişlerse o evde şenlik olurdu âdeta. Canı isteyen onların geldiği yere gelirdi. En az iki üç tane de lâmba olurdu. Dengbejlerin her hareketi tuhafımıza giderdi. Esrârengiz adamlar gibi gelirlerdi biz çocuklara. Yanlarına sıcak su koydurur, mendillerini özenle çıkarıp dizlerine yerleştirirlerdi. Şarkı söyleyecekleri zaman, genellikle dizlerinin üstüne kalkarlardı. Sonra, şapkalarını ters çevirerek yavaşça ellerini kulaklarına götürürlerdi. Bu sırada derin bir nefes alınır gözleri ağır ağır kapanırdı. Derken biz çocuklara anlamsız, daha doğrusu komik gelen tiz bir ses yükselirdi: “lo lo lo loo…”
O gecelerde, ne onların sözleri biterdi ne de gaz lâmbalarının yağı. Biten yalnızca göz kapaklarımızın sabrı olurdu. Üstelik yattığımız yerin rahat olmayışı, evin başkasının oluşu onları etkilemez indiriverirlerdi kepenklerini.

Bazı akşamlar otlaktan dönerken köyün üzerinde ayrı bir hava hissederdim. Koyunları ahıra katıp eve geldiğimde annemin “Eve Seyd Hesen gelmiş.” Cümlesiyle karşılanırdım. Ardından “İçeri girip önce “Seyd Hesen”in sonra diğer büyüklerin elini öp.” derdi.
Onların bizi duymasına imkân olmadığı hâlde annemin hürmeten kısık sesle konuşması bu zata karşı apayrı bir hürmet kabartıyordu içimde. Ayaklarım titreye titreye içeri girerdim. Zira ne zaman annem beni böyle bir topluma gönderse, kapıdan girer girmez bütün gözler bana dönerdi. Ben de bu bakışların altında ezilirdim. Gerçi bu bakışların altında ezilmenin mükâfatını her seferinde alırdım. Elini öptüklerimden birisinin eli mutlaka yeleğinin cebine giderdi. Seyyid Hasan’ın da her zaman sağ cebinde köstekli saati, sol cebinde bozuk parası olurdu. Elini öpüp önünde diz çöktüğümde orta parmağıyla şahadet parmağı sol cebine girerdi. O zaman bir heyecan sarardı beni. Gözlerim yerde olurdu ama bakışlarım cepteki parmakları süzerdi. O parmaklar cepten çıkınca acaba bir “gart” mı çıkacaktı yoksa bir “panot” mu? Heyecanla beklerdim. Yirmi beş kuruşa gart derdik bir liraya da panot. Seyda parayı vermek üzere beni yanına çağırdığında alışılmış bir edâyla nazlanmağa “Cık! Cık!” demeye başlardım. Ama bu öyle bir edâyla oluyordu ki, yalvararak istense ancak bu denli tesirli olurdu.

O gece Seyyid Hasan’ın geldiğini duyan kim varsa damlardı bizim eve. “Her gelen hoş geldin Seyda.” der elini öper, otururdu. Hâl hatır faslı bittikten sonra Sofi Mecid veya kendisine kızanların ifâdesiyle Sofi Mencenik “Seyda sana bir soru soracam.” derdi. Artık namazdan abdestten başlanır, “Sütkardeşlerin çocuklarına nikâh düşer mi?”ye varıncaya kadar sorular soruları takip ederdi.

“Seyda biz senin yanında geldik şeriata. Aha bu Abdo koyunlarını dün bizim tarlaya salmış. Allah vekil ziyânımız büyüktür. Yarın bir baksan da aramızı bulsan.” gibi ifâdeler mutlaka olurdu. Zaten çok büyük bir ihtilaf olmadıktan sonra ne zaman bir anlaşmazlık çıksa, bu anlamda taraflar “Şeriate gidelim!” derlerdi. Sonra ehil olduğuna inandıkları birisine gider o işin hâllini sorarlardı. Söylenen hükme râzı olurlardı. Zira hepsi “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” derdi.

Yatsı namazına kadar kesintisiz bir çay faslıyla sohbet bu minvâl üzere devam ederdi. Yatsı namazının vakti girdiğinde Hacı Meheme toprak damlı evimizin üstüne çıkar, ezan okurdu. Huşû içinde ezan dinlenir, sonra namaz için hazırlık yapılırdı. Cemaat neredeyse câmi orası olurdu bizim köyde. Seyda abdest almak için ayaklandığında herkes ayağa kalkardı. Onun çıkmasıyla beraber derhâl tabakalarına davranır, tütünleri hızla sararlardı. Bu esnada muhakkak içlerinden birisine takılınır bir gülme maratonudur başlardı. Öyle bir neşe yansırdı ki duvarlara, gaz lâmbası mı aydınlatırdı onları yoksa onlar mı ışık verirdi gaz lâmbasına doğrusu belli olmazdı. Derken Seyd Hesen yeniden görünürdü. Bunun üzerine sigaralar söndürülür, yine herkes ayağa kalkardı. İstisnasız hepsinin sağ eli göğüslerinde, sol elleri üst köşeyi gösterir bir vaziyette “Kerem ke Seyda! Seyda kerem ke!” derlerdi. Nihâyet yatsı namazına dururlardı. Gaz lâmbasının altında namaz kılanların gölgeleri oynaşırken, odanın içini nasıl bir esrârengiz hâl alırdı anlatamam.
Namazdan sonra biraz daha sohbet ederler, sonra evlere dağılırlardı. O gece bizler yataklarımıza çekildiğimizde Seyda’nın odasındaki lâmba ışık vermeğe devam ederdi. Kapının altında sızan ışıkla beraber içli bir melodi gibi sesi gelirdi: “Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah. Lâ maksûde illallah. Lâ mahbûbe illallah.

Sonra ne olduysa Seyd Hesen köyümüze gelmez oldu. Ben de köyden ayrıldım. Gelenler, gidenler, değişenler… Köyümüzde bir değişmeyen vardı o da gaz lâmbalarıydı. Hâdiseler patlak verdiğinde, ben uzak bir şehrin yatılı okulundaydım. Bazıları geceleri köye baskın yapıp köylüyü toplarmış. Gaz lâmbalarını göstererek, “Millet aya giderken siz hâlâ gaz lâmbalarının altında yaşıyorsunuz.” derlermiş. Bunu duyanların bazıları bütün suçu gaz lâmbalarına yüklemişler. Gaz lâmbası yerine elektrik gelirse sancıları biter zannetmişler. Bir gün, idam sehpaları kurulmaya başlanmış köyde gaz lâmbaları için. Elektrik direkleri dikilmiş köye, ardından “ceyrancılar” gelmiş. Elektriğin verildiği gün köydeydim. O akşam nasıl bir neşe vardı köyde, nlatmaya kalksam kelimelere sığmaz. Amcamın eli anahtarda gözleri ampuldeydi. Yakıp yakıp söndürüyordu ışığı. Yanan ampulü bir müddet hayran hayran seyrediyor, sonra söndürüyordu. Biraz sonra tekrar yakıyordu. Her yakışta da biraz daha neşelenerek “He hey maşallah!” deyişleri hâlâ kulaklarımdadır. Ya o gün köyün üstünde dolaşan sözlere ne demeli?

“Gız Eyşoo! Bizim elektrikler gelmiş, sizinki de gelmiş?” “He hee gelmiş.” “Kurtulduk gız fitilini değiştir, gazını doldur, sabaha yarım sahat isini temizle… bir işe de yarasa bari gözümüz kor olmişti.” “He valla.”

Gaz lâmbaları öylece mahzun kaldılar bir köşede. Sessiz sessiz ağlar gibiydiler. Artık loş ışıklar yoktu. Ama elektriğin gelmesiyle gelecek denilen huzurdan da eser yoktu. Huzuru gitmişti artık evlerin. Kiminin hapiste, kiminin anlamsız bir tutkuya tutunmuş, tutunmuş da dağların yolunu tutmuş çocuklarının cebinde.

Elektriğin gelmesiyle işlerin düzelmediğini görenler, “Tabi!” dediler, “Yolları yok bu insanların, suları yok. Ondan, ondan!” Oysa yüz sene önce de ne yolları vardı ne de çeşmeleri. Buna rağmen Hamîdiye alayları vardı. Erleri de bu yalçın kayalıkların insanlarındandı, zâbitleri de. Yoktu ama ayrılık düşünceleri. Ne nifak tohumları ne de ayrık otları… Hepsi bir bünyan-marsusun kenetlenmiş taşlarıydı. Çanakkale’de yan yana Galiçya’da omuz omuza. Pekiyi şimdi neden, neden?

Bütün çağı ışıklandıracak aydın bir vicdanın avazını işitmedik de işte ondan. “Bizim en büyük düşmanımız cehâlet, zarûret, ihtilaftır! Bu üç düşmana karşı san’at, marifet ve ittifak silahı ile cihat edeceğiz. Onun için Doğu Anadolu’nun muhtelif yerlerinde mesela Bitlis’te Van’da ve Siirt’te talebe okutulması lâzımdır. Burada dinî ilimlerle beraber müsbet imler de okutulmalıdır. Zira vicdânın ziyâsı ulûm-ı diniyedir. Aklın nûru fünûn-ı medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakîkat tecelli eder. Buradaki insanların özellikle kalbleri ihmâl edilmemelidir, çünkü Enbiya ve evliyanın ağlebinin şarkta çıkması gösteriyor ki şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir.”

Mehmet Sacit Arvasi