Kim demiş, bilmiyorum; ama çok güzel demiş:

Dünyada iki tür hırsız vardır:

1- Küçük hırsızlar

2- Büyük hırsızlar

Küçük hırsızları polisler yakalar…

Büyük hırsızları ise polisler korur…

Şu da bir gerçek: İkinci tür hırsızlar olmadığı sürece, birinci tür hırsızlar da olmaz…

 

Bazı mahçubiyetlerin altında, “çaresizlik” yatar…

Bazen telefonun veya evinin zili çalar. Arayanın veya gelenin kim olduğunu görünce şaşırıp kalırsın. Aradan çok uzun bir süre geçmiş ve bu süre zarfında seni ne aramış, ne sormuş… Aklında bir sürü soru oluşur: Hayret! Bana bir işi mi düşmüş de aramış, yoksa bir sıkıntısı mı var beni yâd etmiş, ya da başına kötü bir şey mi gelmiş de beni hatırlamış?!…

Tutamazsın kendini ve sorarsın:

– Hayırdır, ne oldu da şu garibi yâd ettin?!

O eski dostun senin aklından geçenleri okumuş olmalı ki, iki kısa sözüyle merakını giderip seni fazlasıyla mutlu eder:

– Hiç ya, sadece özledim seni; bir anda aklıma geldin ve yüzünü görmek, sesini duymak istedim; herhangi bir iş için rahatsız etmedim seni…

Maalesef insanlar genelde işleri düştüğünde veya bir sorun ve sıkıntıyla, dert ve belayla karşılaştıklarında Allah’ı çağırır, kapısını çalarlar…

Üstad Müçtehid-i Tahranî şöyle buyurur:

– Bizler belaya ve sıkıntıya duçar olduğumuzda, “Allah!…” deriz. Oysa kendisine hiçbir işimizin düşmediği zamanlarda da Allah’ı çağırmak gerçekten çok güzeldir! Üstadımız 62 sene önce şu şiiri okurdu:

Başın ağrıdığında hemen inlersin

Nale figan ile koşup bana gelirsin

Şifa verip derdini giderdiğimdeyse

Günaha dalıp bir daha hiç gelmezsin…