Tarihin içinden: İran Şahı’nın altınları

Derler ki, Süleymaniye Camii’nin temellerini atan Sinan, inşaatı paydos etti…

Amacı, deprem bölgesinde yapılan bu caminin temellerinin iyice yerleşmesi, sapa sağlam hale gelmesiydi. Daha sonra tekrar inşaata başlayacak ve muhteşem âbideyi vücuda getirecekti.

Bunu anlama ferasetinden mahrum olan rakipleriyle sevmeyenleri, el ele bir söylenti çıkardılar: “Sinan’ın gözü yıldı, Şah-ı Cihan’ın camisini yapmaktan vazgeçti.”

İran casusları, bu söylentiyi biraz degiştirip, İran Şahı Tahmasb’a yetiştirdiler: “Padişah’ın parası bitti, hevesle başladığı cami yarım yamalak kaldı.”

İran Şahı Tasmasb, Kanuni ile alay etme fırsatı yakaladığı için çok mutluydu. Nihayet Osmanlı’dan daha zengin olduğunu ispatlama fırsatı eline geçmişti.

Fakat bunu son derece “dostane” bir şekilde yapmalıydı…

Düşündü taşındı, sordu soruşturdu ve nihayet kararını verdi: Iyi niyetli gözükecek, Padişah’ı kıskırtmayacak, ama amacına da ulaşacaktı…

Bir mektup yazdırdı. Özetle şöyle diyordu:

“Duydum ki, bir hayrat yapmaya girişmişsiniz, fakat paranız yetişmemiş, yarım kalmış. Biz de size değerli taşlar gönderiyoruz. Onların parası ile caminizi tamamlayın. Böylece sizin hayratınızda bizim de hissemiz olmuş olur.”

Kanuni bu aşağılama çabasının altında kalmadı. İran Şahı’nın gönderdiği tüm altınları kıymetli mücevherleri, hediye sandığını getiren İran elçilerinin fal taşı gibi açılan gözlerinin önünde, Mimar Sinan’a verdi:

“Benim camimin her bir taşı öylesine kıymetli birer mücevher mesabesindedir ki, İran Şahı’nın gönderdiği mücevherat, onların yanında çok âdi çakıl taşından daha aşağıdır. Al bu taşları caminin harcına karıştır. Zira ancak buna lâyıktır.”

Ve Sinan, İran Şahı’nın gönderdiği mücevherleri alıp avlunun hemen solundaki minarede kullandı. Derler ki, o minare bu yüzden güneş ışığında parlar ve yine bu yüzden “Cevahir Minaresi” denir.

Mimar Sinan, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 71)