Üç damadı olan bir kayınvalide, damatlarının onu sevip sevmediğini anlamak ister…

Bir gün büyük damatla gezintiye çıkar ve sahilde gezinirken denize düşer (atlar). Damat hemen peşinden atlayarak onu kurtarır.

Bir sonraki gün damat kapıda sıfır bir peugeot 206 görür, camın üzerinde şu not vardır;

“Beni kurtardığın için teşekkürler. Seni seven kayınvaliden”.

Başka bir gün ortanca damatla gezintiye çıkarlar ve kayınvalide yine suya düşer.

Ortanca damat da hemen peşinden atlar ve kurtarır. Ertesi gün kapıda bir Ford Focus, ve ön camında bir not;

“Beni kurtardığın için teşekkürler. Seni seven kayınvaliden”.

Aynı senaryo küçük damatla da denenir ancak, küçük damat bunun daha önce olması gerektiğini düşünür ve kılını bile kıpırdatmaz.

Kayınvalide boğulur.

Bir kaç gün sonra kapıda son model Porsche Carrera GT, ve ön camında bir not:

“Teşekkürler. Seni seven kayınpederin”.

Nasreddin Hoca Akşehir’de kadılık vazifesini yürütürken karşısına iki adam çıkmış. Birisi öteden beri cimriliği ile ta­nınmış bir aşçı, diğeri de boynu bükük bir fakir. Aşçı sözü almış;

– Hocam, demiş, Ben bu adamdan davacıyım. Dükkâ­nın önünde fasulye pişiriyordum. Tencerenin kenarından bu­ğusu çıkıyordu yemeğin.

Bu adam elinde somunla geldi. Kopardığı lokmaları ye­meğin buğusuna tutup başladı atıştırmaya. Nihayet koca bir ekmeği bitirdi. Ondan fasulye buğusunun parasını istedim, vermedi.

Nasreddin Hoca anlatılanları dikkatlice dinledikten sonra fakire dönüp;
– Doğru mu bunlar? diye sormuş.

– Evet, demiş fakir adam.

– Öyleyse para kesesini çıkar bakalım, demiş Hoca.

Zavallı fakir, kadı efendiye karşı gelememiş. İçinde üç beş akçe bulunan para kesesini Hoca ya uzatmış. Bu sefer aşçıyı çağırmış yanına. Keseyi kulağına yaklaştırarak şıngırdatmaya başlamış. Sonra da;

– Haydi, demiş. Aldın işte alacağını.

Aşçı;

– Nasıl olur? diye şaşkınlığını belli etmiş. Paramı ver­mediniz henüz.

Hoca cevap vermiş;

– Fazla uzatma, yemeğin buğusunu satan paranın da se­sini alır elbet!