Ablamın tabutu önde, biz arkada, mezarlığa doğru giderken, inceden inceye bir yağmur başladı. Yağmurda, yaşanan anı derinleştiren, karamsarlığı yoğunlaştıran, iç sızlatan bir şey vardı. Gözyaşı gibi, bir ritüelin parçası gibi bir şey. “Ablan iyi bir insanmış,” dedi, “bereketle gidiyor, rahmetle.” Ona doğru boş gözlerle baktığımı görünce, söylediklerini pekiştirme ihtiyacı hissetmişti: “Her şey bir işaret. Boşuna bir şey yok hayatta.” Bunları söylerken beni teselli için değil, bir gerçeği ifade ediyormuş gibi emin bir hâli vardı. Sesi yumuşaktı. Ne dediğini anlamış gibi, başımla onayladım. Aslında yağmur arkadaşımın söylediklerini doğrular bir düzen içinde yağıyordu. Ne ortalığı sel sele götürecek kadar hızlanıyor ne de büsbütün kesiliyordu.

Mezarlık şehrin dışındaydı. Bu yüzden şehri bir uçtan bir uca katetmemiz gerekiyordu. Taş bina tren garını, yıkık açık hava sinemasını, stadyumu geçtik. Etrafta tek tük insanlar gözüküyordu. Fıskiyeleri hiçbir zaman çalışmayan Belediye parkı, ara sokaklar, caddeler bomboştu. Şehir başlayan yağmurun telaşındaydı. Bir garson kahvenin önündeki sandalyeleri içeri alıyor, genç bir kadın balkona asılmış çamaşırları topluyordu. Yağmurun hızlanacağını düşünenler ise büfelerin yanındaki tentelerin altında bekleşiyorlardı.

Arabanın sileceklerinin ritmik geliş gidişlerini izlerken, hafızamda ablamdan geriye kalan fotoğrafları yakalamaya çalışıyorum. Ama o kadar az görüntü var ki belleğimde. Onu ancak bir kaç görüntüyle hatırlayabiliyorum. Hayatın o boğuntu veren gürültüsü içinde birkaç resme, kelimeye sıkışmış, sıkıştırılmış bir ilişki. O kadar. Çöp dökerken, balkon yıkarken, çamaşır asarken. Bir de bir ömür yanında taşıdığı rafineleşmiş bir keder, derin bir boyun eğiş ve umutsuzluk.

Cenaze arabasındaki tabut neredeyse düştü düşecekti. Kendimi nedense bir Faulkner kahramanı gibi hissetim. Tabutu bir süre dikkatle izledikten sonra kuşkularım dağıldı. Hayır, düşmeyecekti. Arabanın arka camından peşimizdeki sıra sıra arabalara baktım. Abim, babam aynı arabadaydı. Metanetli görünüyorlardı. Diğer tanıdıklar, akrabalar onları takip ediyordu. Dün gece büyükler neler yapılacağını en ince ayrıntısına kadar belirlemişlerdi. O akşam, cenazeye gelenlere ne ikram edileceğinden, nerede ağırlanacağına kadar bir yığın ayrıntı konuşuldu. Ama ben hiç konuşmadım. Susmanın bile hiçbir anlamı olmadığı toplulukta sadece sustum. İnsanların ölüme sıradan bir iş gibi bu kadar soğukkanlı yaklaşmalarını anlamaya çalıştım, o kadar. Ablamın girişteki terliklerinden, askıdaki mantosundan gözlerimi ayıramadım. Pencere kenarına dizilmiş saksılara baktım, baktım. Çünkü bu evi ilk kez onsuz görüyordum ve bu duyguya alışmaya çalışıyordum.

Gözüm kapıda hep onu bekledim. Açılan kapıyla birlikte, elinde çay dolu tepsi, içindeki tüm acıları saklayıp, gülümseyen çehresiyle içeri girişini. Ve o seslenişini: “Şekersiz senin.” Arkama yaslanıp gözlerimi kapadım. O an hastanedeki sesi yankılandı kulaklarımda: “Kurtulacak mıyım?” Dışarıda ağır ağır çöken bir akşam vardı. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri odaya doluyordu. Birden bastıran sigara arzusunu yenemedim, bahçeye çıktım. Kendi elleriyle diktiği ağaçlara, güllere baktım. Sonra ağaçların altındaki plastik sandalyelere oturup bir sigara yaktım. Karşıda, tepelerin ardında, ay ışığının aydınlattığı gökyüzünde kara bulutlar vardı.

Fabrika bacalarına boğulmuş şehir artık gerilerde kalmıştı. Bahar olmasına rağmen tek bir yeşillik, tek bir ağaç yoktu etrafta; her yan çıplak tepeydi. Göz alabildiğine uzayan bozkır, kahverengi tepeler. Kızılırmak’ın üstünden geçerken sularına baktım:neredeyse toprak renginde akıyordu. Karşı yamaçtaki köy yolları bomboştu. Sadece bir traktör yokuşu tırmanıyordu.

Sonunda mezarlığa gelmiştik. Bizden erken gelmiş tanıdıklar işini bilen insanların rahatlığında, kazılmış mezarın etrafını düzeltiyor, mezarı cenazeye hazırlıyorlardı. Konvoyla gelenler ise arabalardan inip cenaze arabasının etrafında toplandılar. Tabutu neredeyse birbirlerinin elinden kaparcasına alıp, mezar yerine doğru götürdüler. Ben şaşkınlık içinde onları seyrediyor, bu rahatlıklarını gıpta ile karışık bir duyguyla anlamaya çalışıyordum. Yanlarına gitmedim. Bu cenazede bir yabancı gibi durmak istiyor, o tanıdıkların “Başın sağolsun” dileklerine muhatap olmak istemiyordum.

Arkadaşımla, kalabalığın biraz uzağındaki bir yere çömeldik.

Yağmur azalmıştı. Hafif bir rüzgâr yağmur damlacıklarını ve taze toprak kokusunu yüzümüze vuruyordu. Bir ara gökyüzüne bakmayı denedim. Yağmur damlaları gözlerime düşüyor, kirpiklerimden yanaklarıma süzülüyordu. Sağda solda oluşmuş küçük su birikintilerinin üstünde yapraklar yüzüyordu. Çalılara takılıp kalmış gazete parçaları, gelincikler, papatyalar, renk renk yabani çiçek ve otlar hafif esen rüzgârla birlikte sallanıyordu. Aşağı doğru uzayıp giden mezarlara baktım. Sanki bunlar hep ölüydüler. Ölü doğmuşlardı. Önceleri, sonraları yoktu. Hep ölüydüler. Buraya her gelişimde aynı duyguya kapılıyordum. Benim için burada hayatın hiçbir anında hissedilmeyen, duyulmayan zamanın tiktakları gün yüzüne çıkıyordu.

Ablamı mezara indirdiler. Küçük konuşmalardan sonra küreklerle toprak atmaya başladılar. Kürekler elden ele dolaşıyordu. Ablamdan geriye bu insanlarda yankısı sürecek ne kaldı diye düşünüyorum. Yaşamıyla bir yankısı olmadı ama ya ölümüyle olur muydu? Hiç sanmam. Çünkü o, asla çoğalmayacak, çoğaltılmayacak bir sesi, daha doğrusu sessizliğini yanına alıp gitmişti.

Üzeyir amcayı tam orada gördüm. O da kalabalıktan uzakta, bir köşede, tüm bu olup bitenleri seyrediyordu. Uzak ülkelerden gelmiş bir yabancı gibiydi. Mezarlığı çevreleyen duvarın hemen önündeydi. Arkasında şehrin fabrika bacalarıyla kaplı silueti gözüküyordu. Ablamın ölümüyle içime düşen ağır mutsuzluk duygusunu neredeyse silen bu adama baktım. Yine yüzü tıraşsızdı ve giydiklerine aldırmaz bir hâli vardı. Aşağıda bir tren katarı upuzun bozkırda akıp gidiyordu. Saçları alnına yapışmış, sakalından yağmur damlaları süzülüyordu. Ona baktıkça kalbimin genişlediğini hissettim. Tüm insanlığın bitmemiş vicdanını, tüm inançlarını, doğrularını kalbinde barındıran bu adama baktım, baktım… Avuçlarım terlemişti. Ceketime sürdüm.

Ablam onulmaz bir hastalığın pençesinde uzun süre yoğun bakımda kalmıştı. Yapılacak tek şey sağlam insanlardan bir karaciğer parçası alarak karaciğerin kendisini yenilemesini beklemekti. Yoksa günden güne ölüme gidiyordu. Tüm aile seferber olmuştuk. Ne yazık ki ailemizdeki insanlardan bu parçanın alınması mümkün olamamıştı. Artık sadece mukadder günü bekliyorduk. Hem ablam hem de biz. Hayatı boyunca neredeyse hiç konuşmayan ablam, son iki ayda neredeyse tüm hayatını bize anlatıyordu. Bahtsız kızlarından söz ediyor, bunlar için yaşamak istiyorum diyordu. Bu hayata bağlanış ise bizi iyice yaralıyordu.

Tüm bu umutsuz günlerimizin birinde ağabeyim ve yeğenlerimle birlikte hastanedeyken bir ziyaretçimiz geldi. Yıllardır görmediğimiz bir eski tanıdık: Üzeyir amca. Uzun yıllar aynı mahallede oturmuştuk ama daha sonra o köye göçmüş ilişkilerimiz kopmuştu. Sanki “Kusura bakmayın rahatsız ettim,” der gibi utangaç, mahcup bir hâli vardı. Biz önce sıradan bir ziyaretçi sandık. Oturttuk, hâl hatır sorduk. “Şey,” dedi, “ablanızı duydum. Benim kan grubum tutuyor. Ciğerlerim de sağlam.” O an donup kalmış ne yapacağımızı şaşırmıştık. Tüm akrabalar onu bırakmış birbirimize bakıyorduk. Sanki karşılıksız bir para verir gibi vücudundan bir parçayı ta köyden Ankara’ya, bize getirmişti. Bu kıymetli hediyeyi kabul edip etmemenin tedirginliği, utangaçlığı hepimizi sarmıştı. Sanki onu bu işten vazgeçirmenin yollarını arıyorduk. Ama o kararlıydı. Ailesiyle de konuştuğunu söyledi. Şaşkınlık içerisindeydik. Doktorlara durumu anlattık. Ne yazık ki bu mümkün olmadı. Kendisine ilettik. Üzüldü, gerçekten üzüldü. Bunu tüm hâlinden de belli etti. O akşam köyüne gönderdik.

Ben neredeyse ablamı unutmuş, Üzeyir amcayı düşünmeye başlamıştım. İbni Sina’nın son katından, Ankara’nın ışıltılı caddelerine bakarken bu davranışı bir yere koyamıyordum. Böyle bir şey olabilir miydi? Yolda görsem selam vermeyeceğim biri, ablam için nasıl canından bir parçayı bir akşam üstü hiçbir karşılık beklemeden bize sunabilirdi? Zihnim sorularla doluydu. Onu bu ilaç kokulu koridorlara sürükleyen neydi, vücudundan bir parça vermeye iten hangi duyguydu? Onca yazı, çizi, kitap sonra bu köylünün yaptıkları? Bir akşam gelmiş, tüm bildiklerimi, edebiyatını yaptığım duygularımı çöpe atıp gitmişti. Belki ben bir boşluğa düşmüştüm ama içimde hayata, onu yaşatan dinamiklere ilişkin yeniden bir ışık, bir umut doğmuştu.

Bir an yanına gidip konuşmak geldi içimden ama cesaret edemedim. Kısa sürede gömme işi bitmiş, imam Kur’an okumaya başlamıştı. Üzeyir amca, Kur’an’ı sonuna kadar dinlemedi. Belli ki o da cemaate karışmak istemiyordu. Gidip kendilerini getiren otobüsün en arka koltuğuna oturdu. Yağmur iyiden iyiye azaldı. Yağmurun yağdığını sadece küçük su birikintilerinde oluşan halkalardan anlayabiliyorduk.

Taksiye binip eve dönerken gökyüzündeki bulutlar dağılmış, pırıl pırıl bir güneşle birlikte, boydan boya yarım ay şeklinde bir ebem kuşağı oluşmuştu. Yeşil, sarı, kırmızı, mordan oluşan bir renk cümbüşünün altından geçiyorduk. Yağmurdan sonra her şey yeniden canlanmıştı. Kavak yaprakları rüzgârla birlikte âdeta yanıp tutuşuyordu. Yemyeşil çimlerin üstünde köpekler koşuşuyor, kargalar ordan oraya uçuşuyordu. Arkadaşım, “Bak,” dedi, “yağmur kesildi, güneş doğdu. Hakkımızda iyi şeyler oluyor.” Eliyle arabanın camının buğusunu silerken ekledi: “Güneş boşuna doğmaz.”

Arkadaşımı güçlükle duyabiliyordum. Yüzüme vuran güneşle birlikte gevşediğimi, tatlı bir uyuşukluğun bütün vücudumu kapladığını hissettim. Göz kapaklarımı kaldırmaya gücüm yetmiyordu sanki. Gözlerimi kapadım. Arkadaşım, “Uyu,” diyordu, “ben seni Ankara’ya girerken uyandırırım.” Ama uyku ile uyanıklık arasında Üzeyir amcanın kızı zihnimde canlanmaya başladı. Hem de tüm canlılığıyla. Yeşil bir süveteri vardı. Hep tozlu sarı saçları. Ablamın en candan arkadaşıydı. Bir tatil günü mahallemiz tıklım tıklım insan doluydu. Taksi çarptı demişlerdi. Ablam arkadaşının ölümüne çok üzüldü. Günlerce sokağa çıkmadı. Üzeyir amcayı o günden sonra seyrek görüyorduk. Evini satmış, köye göçmüştü.

Uykum kaçmıştı. Acımayla karışık bir utanç duyuyordum. Yüzümün kızardığını hissettim. Doğruldum. “İbni Sina’ya aslında kızı için geldi. Çünkü ablam, kızından bir parçaydı, onun peşinden geldi,” dedim. Arkadaşım hayretle bir şey kaçırmış gibi, “Ne parçası?” dedi. Gözlerimi ovuşturup etrafıma bakındım. O vakit bir arabanın içinde olduğumu anladım. “Boş ver,” dedim. Araba güneş ışığının vurduğu ıslak asfaltta akıp gidiyordu.

(Kırılmalar, Necip Tosun, Otuzüçüncü Peron, Hece Yayınları)

Yayın Tarihi : 23.10.2015

Necip Tosun Kimdir?

1960 Kırıkkale doğumlu.

İlk ve ortaöğrenimini Kırıkkale’de tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini bitirdi.

1988 yılından beri bir kamu kurumunda görev yapıyor.

Ankara’da yaşıyor, evli ve iki çocuk babası.

İlk öyküsü “Yangın” 1983 yılında Aylık Dergi’de yayımlandı.

Öykü, eleştiri ve sinema yazıları, Mavera, Dergâh, Eşik Cini, Hece, Heceöykü, Karagöz, Kitap-lık, Dünyanın Öyküsü, Post Öykü, İtibar dergilerinde yayımlandı.

Otuzüçüncü Peron adlı öykü kitabıyla 2005 Türkiye Yazarlar Birliği “hikâye”, Modern Öykü Kuramı kitabıyla 2011 yılı “edebî eleştiri”, Ansızın Hayat kitabıyla 2014 Ömer Seyfettin Öykü ödülünü aldı.

Yapıtları: Öykü: Küller ve Uçurumlar (Hece, Ankara, 1998); Otuzüçüncü Peron (Hece, Ankara, 2005); Ansızın Hayat (Hece, Ankara, 2014); Deneme: Hayat ve Öykü (Hece, Ankara, 1999); İnceleme: Türk Öykücülüğünde Rasim Özdenören (İz Yayıncılık, İstanbul, 1996); Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu (Dergâh Yayınları, İstanbul, 2004); Film Defteri (Dergâh Yayınları, İstanbul, 2005), Modern Öykü Kuramı (Hece, Ankara, 2011), Öykümüzün Kırk Kapısı (Hece, Ankara, 2013), Doğu’nun Hikâye Kuramı (Büyüyenay, İstanbul, 2014).

Necip Tosun 1983’te Aylık Dergi’de başladığı hikâye yazarlığını, hikâye ve edebiyat meseleleri üzerine kaleme aldığı yazılarını Mavera, Dergâh, Yedi İklim, Hece, Hece Öykü, İtibar, Post Öykü dergilerinde sürdürdü. Hikâyelerinde geleneğe yakın duran temalarla ve şiirsel bir anlatım peşinde olan Tosun, olay ve diyalogların en aza indirgendiği bilinçaltı tekniğinin önemsendiği bir hikâye inşa etti. Modern Öykü Kuramı, Günümüz Öyküsü, Doğu’nun Hikâye Kuramı, Öykümüzün Sınır Taşları gibi araştırma inceleme ve Otuzüçüncü Peron, Küller ve Uçurumlar ve Emanet Hikâyeler eserlerinden bazılarıdır. Çağdaş Türk öykücüleri ve modern öykünün meseleleri üzerine değerli araştırma ve incelemeleri de bulunan Necip Tosun hikâyeciliği ve hikâyelerimiz üzerine yaptığı araştırmalardan dolayı 2017’de Necip Fazıl Hikâye-Roman Ödülünü kazanmıştır.