Çukurova insanları çok mutlu kişilermiş.Toprağı bereketli,iklimi güzel,havası temiz bir diyarda yaşıyorlarmış. Güneş onlara hep gülümser,toprağı her çeşit ürünü yetiştirirmiş. İşte bu nedenle halk, hayatı ve yaşamayı çok severmiş.

Bir gün Lokman Hekim’e gitmişler. “Yaşamayı çok seviyoruz ve hiç ölmek istemiyoruz. Tek derdimiz bu. Sen ünlü Lokman Hekim’sin, bizim bu derdimize, yani ölüme çare bul.” demişler. Ölümü kim ister, bu dilek Lokman Hekim’in de hoşuna gitmiş.

Başlamış dağ, dere, tepe dolaşıp, ölümsüzlüğü sağlayacak otu aramaya. Sarp kayalıkları, yemyeşil ovaları, çiçek dolu tarlaları hep gezmiş, dolaşmış. Bir gün yine böyle uzun uzun dolaştıktan sonra yorgun düşerek bir ağacın altında uyuyakalmış.

Az sonra ince bir ses onu daldığı uykudan uyandırmış. “Ey Lokman, dağ demeyip, dere, tepe demeyip aradığın ölümsüzlük otu benim. Bundan böyle ne insana ne hayvana ölüm yok.” diyormuş. Lokman hayretler içinde otu incelemiş, daha önce bu otu hiç görmemiş. Hemen otun söylediklerini bir bir defterine yazmış, sonra da sevinç içinde Nur Dağları’ndan Misis’e dönmek üzere yola koyulmuş. Defterindeki notları tekrar tekrar okuyarak Misis’in taş köprüsüne varmış.

Köprünün öbür ucunda saçı sakalı bembeyaz olmuş yaşlı bir adam, Lokman’a doğru gelmekteymiş. Lokman Hekim’le köprünün tam ortasında karşılaşmışlar. Bu yaşlı adam, aslında can alan ölüm meleği Azrailmiş. Lokman Hekim’i selamladıktan sonra, nereden gelip, nereye gittiğini sormuş. Lokman öylesine sevinç içindeymiş ki, ölümsüzlük otunu bulduğunu, insanların artık bu ot sayesinde hiç ölmeyeceklerini bir çırpıda anlatıvermiş.

Yaşlı adam, “Bunun gerçek olduğuna inanabilmek için seni sınayacağım. Söyle bakalım, Azrail şu anda nerededir?” demiş. Lokman bir an düşündükten sonra “Azrail şu anda gökte değil,yerdedir.” diye cevap vermiş. “Peki yerdeyse, nerededir?” “Ne doğudadır, ne batıda. Şu anda köprünün üzerindedir. Bu köprüde ikimizden başkası olmadığına, ben de Lokman Hekim olduğuma göre, Azrail sen olmalısın.” “Doğru bildin ey Lokman. Yalnız bu ilmi sana veren Allah’tır, tıpkı insanlara can verenin de o olduğu gibi. Ama şunu unutma ki, verdiğini yine sadece ve sadece yüce Allah alabilir.” deyip melek şekline bürünmüş ve kanatlarını çırparak Lokman’ın elindeki defteri Ceyhan’ın köpüre köpüre akan sularına düşürmüş. Böylece ölümsüzlüğün sırrı da kaybolup gitmiş. Azrail olanları Allah’a iletmiş. Lokman Hekim çok iyilik ettiği için Allah ona uzun bir ömür vermeyi kararlaştırmış. Azrail yine insan kılığına girerek Lokman’ın karşısına çıkmış ve iki uzun ömürden birini seç. Ya dağdaki kızıl koyun tezeğinin dayanabildiği kadar ya da yedi kartalın yaşadığı yıl kadar yaşayacaksın.” demiş.

Lokman Hekim yedi kartalın yaşadığı kadar yaşamak istediğini bildirmiş ve bu arzusu kabul olunmuş. O günden sonra Lokman kartalları gözlemeye başlamış. Sıra 7. kartala gelince, ona ‘Lübet’ adını koymuş. Lübet uzun zaman demekmiş. Bu zaman süresince Lokman, hekimliğe devam ediyor, insanlara yardımcı oluyormuş. Saçı sakalı bembeyaz olmuş, ama hala dinçmiş. Derken bir gün bakmış, Lübet kayalıklardan yuvarlanmış, yerde yatıyor. Hemen yanına koşmuş, “Kalk ya Lübet!” demiş, ama gökler hakimi kartal artık kımıldamıyormuş, o zaman Lokman Hekim kendi kendine şöyle mırıldanmış. “Az yaşa, çok yaşa Akıbet bir gün gelir başa” Kartalın öldüğü gün, Lokman’da ölmüş. Lokman Hekim’in ölümü tüm insanları üzüntüye boğmuş. Yakınları eşyalarını toplarken ellerine mühürlü bir zarf geçmiş. Herkes çok sevinmiş, bunun içinde ölümsüzlüğün sırrı olmalı, diye düşünmüşler.

Dünyanın dört bir yanından ünlü hekimler toplanmış ve hep birlikte zarfı açmışlar. Zarfın içinden çıka çıka küçük bir kağıt çıkmış. İçinde şunlar yazılıymış: “Ayağını sıcak tut, başını serin Yemeğine dikkat et, düşünme derin.” Altında ise şu sözler eklenmiş: “Hasta olmadan önce doktora görün!” İşte Lokman Hekim’in uzun yaşamak isteyenlere öğüdü buymuş. Lokman Hekim’i Tarsus’un Ulu Camii’nde, Adem Peygamber’in oğlu Şit Peygamber’in yanına gömmüşler.