Tanınmış insan Sinyor Carlo gibi olur. Sinyor Carlo İtalya’da Fiat fabrikasında çalışan sıradan bir işçiymiş.

Zamanın Fransa Cumhurbaşkanı olan Charles De Gaulle’nin İtalya’yı ziyaret ettiği zamana kadar hiç kimse onu tanımazmış. De Gaulle’nin ziyaret programında Fiat fabrikası da varmış. Fabrikayı dolaşırken işçilerden biri De Gaulle’nin dikkâtini çekmiş, şöyle bir dönmüş bakmış:

“Carlo? Sen burada mısın?” Carlo bakmış:

“Vay Çarli’cim sen misin?” demiş.

Sarılmışlar kucaklaşmışlar öpüşmüşler falan filan feşmekân. Sonra De Gaulle dönmüş açıklama yapmış:

“Bizim Carlo var ya çok muhteşem bir adamdır. Alman işgâlinde birlikte görev yaptık, bize çok yardımı oldu.”

İtalyan protokolü hemen durumu idare etmiş:

“Sayın cumhurbaşkanım, bizim fabrikanın en vazifeşinas ustamız da Sinyor Carlo’dur. Yakında kendisine törenle bir madalya takacağız.”

De Gaulle çok memnun olmuş, üç beş sohbetten sonra ayrılmış fabrikadan.

Gittikten sonra hemen Carlo’nun etrafında toplanmışlar:

“Yahu sen Fransız Cumhurbaşkanını nereden tanıyorsun?”

Carlo sırıtarak:

“Söyledi ya.” demiş.

“E bize bundan neden bahsetmedin?”

“Çok mu önemli?”

Aradan bir zaman geçmiş olay unutulmuş, bu sefer de İtalya’ya zamanın Amerika Cumhurbaşkanı Richard Nixon’un geleceği tutmuş. Bunun da programında aynı fabrika varmış. Gelmiş yine Carlo’nun yanından geçerken durmuş seslenmiş:

“Carlo? Sen de mi buradasın?”

“Evet Dick, burada çalışıyorum.”

Kucaklaşma faslından sonra Nixon dönmüş heyete açıklama yapmış:

“Biliyor musunuz ben bir zamanlar genç bir avukattım. Bir gün Mister Carlo bana geldi, kazandığım ilk dava bu davaydı.”

Nixon gittikten sonra yine Sinyor Carlo’nun etrafında toplanmışlar:

“Nixon’u nereden tanıyorsun?”

Carlo başlamış anlatmaya:

“Canım gençliğimde Amerika’ya gitmiştim, başıma bir iş geldi, parasız da kaldım, genç tecrübesiz bir avukat buldum, davayı kazandı beni akladı. Sonra ben İtalya’ya döndüm, bu da oranın cumhurbaşkanı olmuş.”

“Yahu insan bunu söylemez mi?”

Carlo sırıtmış:

“Çok mu önemli?”

 

Gel zaman git zaman bu sefer de Sovyetler Birliği Cumhurbaşkanı Nikita Kruşçev de aynı şekilde İtalya ziyaretinde aynı fabrikayı ziyaret etmiş. Yine dolaşırken Carlo’nun yanından geçerken tanımış bunu:

“Yoldaş? Senin adın Carlo değil mi?”

Carlo dönmüş:

“Evet yoldaş Niki, hoş geldin.”

Yine kucaklaşmalar sarılmalar öpüşmeler falan filan feşmekân derken aynı sahneler yaşanmış. Kruşçev gittikten sonra yine gelmişler Sinyor Carlo’nun yanına, Carlo anlatmış:

“Canım gençliğimizde biraz da komünistlik yaptık, bunu da o zaman tanıdım.”

Müdürün canına tak etmiş bu durum:

“Yahu insan bunu olsun söylemez mi?”

“Çok mu önemli?” demiş Carlo, “Ben böyle çok adam tanırım.”

“Şimdi Papa’yı da tanıyorsundur kesin.” demiş müdür.

“Hohoho, Jean Paul benim en iyi arkadaşımdır.”

“Atma!”

“Tecrübesi bedava.”

Müdür kızmış:

“Tamam, o zaman Pazar günü Vatikan’a gidelim, bakalım Papa seni tanıyacak mı?”

“Olur gideriz.”

Pazar günü müdür muavin ve Carlo üçü birden Vatikan’a gitmişler.

Carlo onlardan izin isteyip kapıdaki görevlilerle bir şeyler konuşmuş, sonra da içeri girmiş.

Müdür muavinine sormuş:

“Yoksa Papa’yı da mı tanıyor?”

“Bilmem” demiş muavin, “Bekleyip göreceğiz.”

Yarım saat sonra Sinyor Carlo ve Papa Jean Paul birlikte çıkmışlar. Carlo’nun gözleri de o kalabalığın arasında müdürü ve muavinini aramış.

Papa ise tam duaya başlayacakken Carlo Papa’nın kulağına eğilmiş:

“Sen duaya devam et, bizim müdür yerde yatıyor, gidip bir bakayım ne olmuş?”

Carlo kalabalığı yara yara müdürün yanına gelmiş, muavine sormuş:

“Ne oldu buna?”

Muavin cevap vermiş:

“Bayıldı.”

“Beni Papa’nın yanında görünce mi bayıldı?”

“Hayır” demiş muavin, “Seni Papa’nın yanında görünce bayılmadı da, şu arkamdaki iki Japon ‘Yahu bu bizim Carlo ama yanındaki takkeli adam kim?’ deyince düşüp bayıldı.”