Daha önceden tanıdığım bir şoför, yakından tanıdığı ve “bizim ağabeyimiz olurdu,” dediği Şoför Seyfi’nin öyküsünü anlattı.

Sivaslı Şoför Seyfi dürüst ve çalışkan bir adam; terhis olunca İstanbul’da şoförlüğe başlamış, geceli gündüzlü çalışarak para biriktirmiş ve beş yıl sonra çalıştığı taksiyi satın almış.

Köyüne gidip evlenip geldikten sonra bir yıl sonra bir oğlu olmuş.

Geceli gündüzlü çalışmaya devam eden Seyfi bir beş yıl sonra ikinci bir taksi alarak işletmeye vermiş. İkinci oğlu doğduğu zaman ilk oğlu beş yaşını tamamlamış.

İki oğlan babası olmanın sorumluluğuyla yine geceli gündüzlü çalışmaya devam etmiş ve parasını bu sefer Etiler’deki bir sitede bir daire alarak değerlendirmiş.

Şoför Seyfi arkadaşlarına, “Şimdi büyük oğlan için bir daire aldım; daha sonra bir daire de küçük oğlan için alacam. Onlar orada otururken ben de gidip torun koklayacağım,” dermiş. Gerçekten de beş yıl sonra aynı siteden bir daire daha satın alarak, onu da kiraya vermiş.

Böylece dürüst, çalışkan, tutumlu bir insan olarak herkesin takdirini kazanmış.

Büyük oğlu babası gibi çalışkan biriymiş. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümünü birincilikle bitirmiş ve Amerika’da bir burs bularak oraya yüksek lisans yapmaya gitmiş. İki yılda başarıyla diplomasını almış ve bir yıl çalışma izni alarak Amerika’da çalışmaya başlamış.

Çalıştığı şirketin dikkatini çekmiş; bir yıl sonra onun çalışma iznini uzatmışlar ve üçüncü yılın sonlarında yönetim kademesinde bayağı yükselmeye başlamış. Yedi yıl sonra küçük biraderini de Amerika’ya almış ve birlikte bir şirket kurarak çalışmaya başlamışlar. İki çalışkan kardeş zamanla şirketlerini büyütmüşler.

Gittikçe yaşlanan şoför Seyfi, geldiği taksi durağında arkadaşlarıyla sohbet ederken torun koklayamamaktan yakınmaya başlamış. O iki daireyi satmamış, belki oğulları gelir diye içinde bir ümit varmış.

Zaman geçmiş, ama çocuklar gelmemiş. Şoför Seyfi’nin torun kokusu hasreti devam etmiş.

Bana bu öyküyü anlatan tanıdığım şoför, “Seyfi ağabeyin eşi şeker hastasıydı; yenge yedi yıl önce vefat etti. Kendisine, Abi, neden kalıyorsun burada, sat şu daireleri, sen de git oğullarının yanına, torunlarını gör, dedik, ama gitmedi. Dillerini bilmem, dinlerini bilmem, ben ne yapacağım oralarda, dedi. Seyfi ağabey, dört ay önce rahmetli oldu, Hocam, dedi.

Arabadan indiğim zaman içimde hüzün vardı.

Toplumun alkışladığı, beğendiği dürüst, çalışkan bir insan böyle bir kaderi hak etti mi?

Şoför Seyfi bir yerde yanlış mı yaptı? Yaptıysa, yanlışı nerede yaptı?

Yoksa yaşaması gereken kaderini mi yaşadı?

Torun koklamak istemek, torun kucaklamayı ve koklamayı önemsemek yanlış mı? Böyle bir isteği, böyle bir tutkusu olmasa daha mı mutlu olurdu?

Genç bir öğretmen geçenlerde varlıklı, şimdi seksen dört yaşında olan birinin kendi yaşamıyla ilgili anlattığını aktardı:

“Ben otuz beş kırk yaşında müteahhitlik yapmaya başladım ve çok iyi para kazanmaya başladım. Benim gibi para kazanan arkadaşlarla eğlence yerlerine giderdik.

Benim gibi evli ve çocuk sahibi olan arkadaşlardan bazıları, eğlence yerlerinde çok kalmaz, ben eve çocukların yanına dönüyorum, derlerdi; biz de onlarla kılıbık diye alay ederdik.

Şimdi o arkadaşların çocuklarıyla, torunlarıyla konuşacak şeyleri var. Benim hiçbir hatıram yok. Bir araya gelince çocuklarla konuşacak bir şey bulamıyoruz.”

Şoför Seyfi dışarıda eğlenmeye gitmedi, ama acaba geceli gündüzlü çalışıp ekonomik geleceğini güven altına alma konusunda aşırıya mı kaçtı?

Çocuklarıyla daha fazla zaman harcasa, henüz daha çocukken onlarla birebir ilişki kurmaya, gönül bağı kurmaya özen gösterse, yine aynı kaderi yaşar mıydı?

Çocukları okutmasa, ya da yurt dışına gitmelerine izin vermese, daha mı akıllı davranmış olurdu?

Ya da kendisi kolları sıvayıp İngilizce öğrense, daha sonra çocukların ve de torunların yaşamının bir parçası olabilir miydi?

Böyle bir seçenek neden hiç aklının ucundan bile geçmedi?

Arabadan indikten sonra içimde hüzün, kafamdan bu sorular vardı.

Siz ne diyorsunuz? Şoför Seyfi nerede, neyi yanlış yaptı?

Doğan Cüceloğlu