Amerika,  istihbarat almak için Rusya’ya bir gizli ajan göndermeye karar veriyor.

Görev için yüzlerce aday arasından en iyi özelliklere sahip bir kişi seçiliyor.

Ajan yapılan tüm testlerden mükemmel sonuçlar alıyor.

Rusçası mükemmel, hatta yerel şiveleri dahi çok iyi derecede konuşabiliyor, her türlü silahı başarıyla kullanabiliyor, diplomatik yetenekleri olağanüstü…

Seçilen ajan haftalar süren çok zorlu eğitimlere tabi tutuluyor ve göreve hazırlanıyor.

En sonunda görev zamanı geliyor.

Rus hava sahasına gece gizlice giren küçük bir uçaktan parasütle atlıyor ajan.

Görev için gideceği şehrin yakınındaki köylerden birinin yakınına iniyor ajan.

Yere başarıyla ve sessizce indikten sonra paraşüt ve yanındaki diğer donanımı kamufle ediyor ve yanında getirdiği yerel giysileri giyerek civar köye doğru yola çıkıyor.

Sabaha karşı havanın aydınlanmasıyla köye yaklaşan ajan, tarlasına gitmek için yola çıkan bir köylüye rastlıyor.

Köylüye selam verip yerel aksanla gideceği şehre nasıl vasıta bulabileceğini soruyor.

Köylü şehre giden en kısa yolu tarif ettikten sonra soruyor;

– Amerikan ajanısınız değil mi? Kaç yıldır bu işi yapıyorsunuz acaba?

Köylünün sorusunu hiç beklemeyen ajan şaşırdığını belli etmemeye çalışarak cevap veriyor;

– Onu da nereden çıkardın?

– Bizim buralarda pek zenciye rastlanmaz da!

Arabasını park edip lokantaya giren adam, yemeğini yeyip lokantadan çıktığında arabasını akordeona dönmüş bir halde bulur.

Arabanın durumu karşısında şaşkına dönen adam bi an ne yapacağını bilemez.

O sırada cam sileceğinin altına iliştirilmiş bir kağıt gözüne çarpar.

Hemen açıp okumaya başlar.

Kağıtta şunlar yazılıdır;

– Merhaba, ön vites ile geri vitesi karıştırıp arabanıza sert bir şekilde çarptım.

Arabanızda gördüğünüz gibi çok büyük hasar var.

Olayı gören kişiler ben bu satırları yazarken çevremde toplanmış bulunuyorlar.

Şuan bu kağıda adımı ve adresimi yazdığımı sanıyorlar.

Ne halin varsa gör, o kadar enayi değilim!

Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir.

Oyun basittir. Çocukları belirli bir yerde yan yana sıraya dizer ve açıklar;

“Herkes karşıdaki ağaca kadar tüm gücüyle koşacak ve ağaca ilk ulaşan birinciliği kapacak. Ödülü ise yine o ağacın altındaki güzel meyveleri yemek olacak.”

Çocuklar oyuna hazır olunca, antropolog oyunu başlatır.

İşte o anda bütün çocuklar el ele tutuşur ve beraberce koşarlar.

Hedef gösterilen ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar.

Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar.

Aldığı cevap hayli manidardır;

– Biz “ubuntu” yaptık. Yarışmış olsaydık, aramızdan sadece bir kişi yarışı kazanacak ve 1. olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül meyveyi yiyebilir? Oysa biz ubuntu yaparak hepimiz yedik.

Ubuntu: Güney Afrika’da “BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN ‘BEN’İM” demektir anlayışı güden bir felsefi akım…